2-3 Yaş /12

Standart

Gecenin bir yarısı, uykumun ortasında uyandım.

Tam uyanmak da değil, bir anlık bir şey

Dünyadaki tek ve en öncelikli şey o an; tekrar uykuya dalmak.

Ama nefes almaya zorlanıyorum

İki küçük kol, arkamdan doğru sıkıyor boğazımı!

Ensemde o minik nefes, saçlarıma vuruyor.

Babaya yapışırcasına sarılarak uyuyor Turquinho

Her gece…

*

20 gün birlikte, baş başa yaşadık Sao Paulo’da.

Evden, anneden uzaklarda.

Akrabalar devamlı bir aktivite düzenleyip bizi hoş tutmaya çalıştılar

Fakat Turquinho’nun bütün ihtiyaçlarına koşan ben oldum.

“Ben yapmazsam onlar destek olur” bunu bilmek de çok güzel

Ama ben yaptım.

Çünkü amacım, peşinden koştuğum şey buydu.

Her ihtiyacı için, o küçük gözlerin önce beni araması,

Sadece bakışlarla beni çağırması.

6-7 aylık iş döneminde azaldığını hissettiğim

Mantıksızca ama yoğun duygusallıkla sonsuza kadar kaybetmekten korktuğum bağı tekrar kurmak…

Muvaffak da oldum.

Fazlasıyla hem de.

Bir kere daha öğrendim; yapmak bilmektir,

Yapmak karşındakini anlamaktır.

*

Direkt en sevdiğin tatlının tadı kadar tatlı da değil

Bir kere daha öğrendim;

Doğa Ana’dan başla biz insanların, bütün canlıların yaşadığı o şey

Bebeğine, çocuğuna veren, düşünen, çaba harcayan

Aldığı sevgi kadar bebeğinin hiddetini de kendi üzerine çekiyor!

Bu 20 gün boyunca Turquinho’nun kızıp en çok bağırdığı kişi de yine ben oldum.

En uyuz olduğu, en çok karşı geldiği de ben…

Eh bu da sevginin bir parçası.

Ne iyi, ne kötü

Sıfatsız, yorumsuz bu bütünün bir parçası.

*

Artık -eskisi gibi- beni sevdiğini çok daha fazla söylüyor olması

Artık çok daha fazla oyun istemesi

Beni daha çok güldürmeye çalışması,

Birlikte gezmek, birlikte yemek, birlikte olmak istemesi…

*

Ve

Hava limanına vardığımızda işleri hızlıca halledip

Oturup

20 günlük ayrılığın ardında bebeğimin anneye kavuştuğu o an’ı film gibi keyifle izlemek…

 

Reklamlar

2-3 Yaş /11

Standart

Bizim ırkımız insanoğlu

Hep sormuş

Her yüzyılda sormuş

Ben de sordum

“Hayatın Anlamı”

Sen de muhtemelen soracaksın bir gün.

Sorup düşüneceksin kendi kendine.

Ortada bir yığın masal var.

Babanın yaşadığı hayat işleyişin çarklarından birinin nasıl döndüğünü gösterdi ona;

*

Rahat rahat yürüyebildiğinden beri izlemeyi, 

Her gördükçe düşünüp büyülenmeyi çok sevdim;

Sen ve bütün çocukların

Ellerinde bir şeyler, döke döke yemeleri!

Ekmek parçası, kek, meyve ne olursa

Devamlı ortalığa kırıntı yaymaları.

Çocuğun peşinde evi süpürürken büyülenmiyor da insan

Düşününce 

Nasıl bir doğa harikasıdır bu!

Doğanın, bizim varlığımızı devamlı diğerleriyle paylaşmak üzerine kurması. 

Onların döktükleri kırıntıların karıncalar ve bildiğim bilmediğim birçok canlının yemeği olması.

Aynı şeyin aslında 

-farkında olsak da olmasak da-

Biz büyükler ve bütün canlılar için geçerli olmasındaki o büyüleyici güzellik.

Dahası bunun, kendi içinde, uzun ve güzel bir ömrün sırrını da taşıması.

Paylaşmak, vermek.

*

Bir bilim insanının değilde benim gibi sıradan bir adamın bildiği kadar

Bitki örtüsü mesela. 

Bildiğimiz eski canlılar dinozorlardan bize kadar bütün canlılara bu gezegeni daha yaşanılır kılmış.

Bu gezegen, dinozorların ardından kendine resmen reset atmış, 

Kapatıp açmak gibi üzerindeki her şeyi silip tekrar sıfırdan başlamış. 

Bitki örtüsü tekrar var olmuş ve gezegenin yeni yaşamında yerini almış. 

Özellikle son birkaç yüzyıldır yaptığımız yeşil katliamına rağmen halen var kalabiliyorlar. 

Hep var olabilmişler. 

Bizim türümüzün de er yada geç başına geleceği gibi 

Çok canlı türü yokmuş bu esnalarda.

Ama bitkiler öyle yada böyle her zaman var kalmayı başarmışlar. 

*

Bu uzun ömrün en önemli sebebi vermek bence. 

Bizle kıyasla onca kısıtlı hareket kabiliyetine rağmen 

Bütün yaşamları eko-sisteme, bize, hayvanlara, böceklere, bütün canlılara hayat vermeye yarıyor.

Var olabilmek, var kalabilmek için bütün canlıların ihtiyaç duyduğu her şeyi devamlı ve sadece vermeleri.

Verdikçede daha çok yaşamaları.

Farklı bir noktadan bakıp bunun ne kadar üstün bir farkındalık olarak da görebilirsin.

Bu kainatın sistemi çünkü. 

Bitki örtüsüne özel bir şey değil;

Var olmak, veriyor olmak demek.

Verdikçe de var kalmak…

*

Dedim ya 

-farkında olsak da olmasak da-

Biz de öyleyiz. 

Bu sistemin içindeyiz.

Vücudumuz canlıyken ayrı öldüğümüzde ayrı bir sürü canlı yiyecek ya da başka türlü bir kaynak oluyor.

Para kazanıp harcarken yine diğer insanlara ayrı ayrı kaynak yaratıyoruz. 

İhtiyacımızdan fazlasını elde etsek o fazla kısım bin türlü sebeple elimizden akıp gidiveriyor. 

Veya bize bir şeyler oluyor ve elimizdekiler başkalarına akıp gidiyor. 

Yapıp yapabileceğin, elde edip edebileceğin, tüketebileceğin doğanın matematiği ile belirli ve hep çevrendekilere faydalı.

*

Anne-baba olmaya karar vermek

Yada olmak 

Bu farkındalığa ileri seviye imza atmak gibi. 

Vermeyi 

Yani Sevmeyi

En ön plana almak. 

Aynı zamanda görmekte zorlandığımız bu büyük işleyişe daha çok adapte olmak. 

O “iç huzur”

Hepimizin yapıp yaşamasına rağmen anlatmakta, sözlere dökmekte zorlandığı 

O eşsiz his 

İşte bu attığımız imzada. 

Sevmek,

Daha çok vermek…

2-3 Yaş /10

Standart

“Dur” demem gerekti

Yaşamın her alanına,

Annenin özlemine bile

“Dur” demem gerekti.

Oğlumla başbaşa kalmak için.

*

Yeni ülkede yerleşmek zaman aldı.

Geçici yerlerde kalıp geçici işler yaptım. 

“Daha az iş, daha çok ailem” diye geldik ama başlangıç işte…

“Biraz destek olur” dedik.

Sezondan faydalanıp 6-7 ay çalıştım.

Ekstra para kazandık kazanmasına ama…

Ama bu süreç oğlumla benim aramı açtı.

Dışardan bakan “yok canım” der belki

Ama öyle etkilediki beni

Bütün kalbimle bir fırsat diledim.

Eskisinden bile daha yakın olalım istedim.

*

Sonunda sezon bitti.

Tekrar daha çok birlikte olmaya başladık.

Ama dileğim bunun bile ötesiydi sanki. 

Ve o gün geldi,

Karım “uzun zaman oldu, istersen birlikte Sao Paulo’ya gidin” dedi.

“Hem oradakilerde özledi Turquinho’yu”

*

Tam olarak adını bile koyamadığım dileğim önüme geldi.

Oğlumla başbaşa bir seyehat.

Koskoca üç hafta

Sadece o ve ben. 

Buymuş kalbimden geçirdiğim.

Daha önce iki defa ben olmuştum özleyen.

Bu defa anne olacak. 

Çok zor gelecek ona biliyorum.

Ama buna rağmen “dur” demem gerekti.

Yaşamı durdurup oğlumla yeni şeyler tecrübe etmek, birlikte yapmak

Birlikte bir olmak için.

2-3 Yaş /9

Standart

20’lerine gelmiş belki

Turquinho!

Karşımda duruyor, görüyorum yüzü düşmüş.

Yorgun sanıyorum ilk.

Ama öyle değil!

Olmamış bir şeyler.

Olduramamış…

Kızmış da… Çünkü üzgün.

Büyümüş, böyle dertli dertli karşımda durursa ne yaparım?..

*

Belki ilk anda “İçimdeki Annem” çıkar ortaya;

Sevginin en ağır biçimiyle; hep endişelenerek seven…

Önce “anlat” diyen,

Ben anlatırken bir avukat gibi, bir doktor gibi hiçbir detayı kaçırmamak için pür dikkat dinleyip

Resmin bütününü kafasında oluşturup hemen çözüm düşünen, hep bulan annem.

O korku-endişe sayesinde onca kısıtlı imkana rağmen once şeyi çözen

Babam uzaklardayken bizi daima aynı çatı altında tutan annem…

*

Bir de “İçimdeki Ben” var tabi.

Hep düşünen ben!

Yaşamışlığı, tecrübesi var.

Çözümün, sorunun içinde saklı olduğuna inanarak sorunlara çözüm bulmaya çalışan…

*

Böyle “gelecekten sahneler” kafamda…

Peki neden?

Blog yazmaya başladığımda duyduğum o muhteşem yorumla:

“Keşke benim babam olsan!”

Kalbimin, yaşamın, zamanın saf sevgiyle resmen durduğu o an!

Hediye bana.

Bana ve çabama.

“İnsan ender hissediyor böyle!” dedim ona.

Zihnime kazındı bu şaşkın mutluluk.

O sıkı sıkıya sevgi…

*

Günlerce düşündüm:

“O ara bir yaşında Turquinho’nun babasıyım.

Ve aynı zamanda 20 yaşında bir kız babası” olsam.

Olur mu benden? diye düşündüm.

“Bütün kalbinle ettiğin duaların gerçekleştiği gün olacakları, hissedeceklerini düşünmek gibi tatlı tatlı düşündüm.

Günlerce hem de…

Olsa nasıl olur?

Harika olur!.. Ama üstesinden gelebilir miyim?

Bu yüzden, o zamandan beri bazı bazı düşünürüm Turquinho’nun o yaşlarda hallerini.

20’lerde…

Olup olabilecekleri, yapıp yapabileceklerini…

*

Bir günde 2 yaşdan 20 yaşına sıçrasa fena!

Ama işleyiş gereği adım adım oluyor böyle şeyler.

Yine de biliyorum;

Ben artık bir babayım!

Bütün anne-babalar gibi bebeğimin yaşı değil, verdiğim kararlar beni baba yaptı.

Bana bu yolu açtı.

Bir sürü şeyle beraber bu anlayış,

-Onu hak etmeyi kaybetmedikçe-

Beni

Hem biyolojik hem de duygusal anlamda çok defa birilerine baba yapacak.

Bazen uzaktan bazen yakından,

Bazen bir göz göze gelme kadar kısa, bazen kalpten hiç silinmeyecesine sonsuz,

Bazen bir arkadaş, bir dost, bir sırdaş gibi baba

Bazen birinin babası kadar o kişiye baba…

Çünkü kalbim öğrendi;

Sevgi bir!

*

Sevginin, aşkın doğup ortaya çıkabildiği yer sadece bir yürek çünkü.

Sayısız spermin, yumurtaya yolculuğu gibi

Onca olay, içgüdü, his, bilgi, yargı vs yerine

Bir kalpte doğmuşsa eğer

Biz “ona sevgi başka, buna başka”

“Öyle sevgi başka böyle sevgi başka”

“Onun sevgisi başka bunun sevgisi başka”

Diye isimler koysak dahi

Doğduğu, doğup ortaya çıkabildiği tek yer bir yürek.

Var kalabildiği tek yer de yine bir yürek.

Zamanı kısıtlı değil mi?

Yavru kuşları o kader günü gelince hayatta kalmaya devam edebilmek için yapmak zorunda kaldıkları o sıçrayış gibi

Çok geçmeden uçup konması gereken yer?

Bir diğer kalp değil mi?

Karşılık bulup yaşayabilsin böylece.

Çünkü çok mucizevi, çok mükemmel.

Doğa böylesine izin vermiş.

Vermiş ama işte böyle çok hassas kılmış aşkı.

Bu yolculukta

2’sinde de 20’sinde de aynı…

2-3 Yaş /8

Standart

Eve geldim.

Hemen Turquinho karşıladı.

Çünkü bahçe kapısını ilk duyan hep o olur.

Sarıldık öpüştük vs.

Aynı saniyede içimde deli gibi dışarı çıkmak isteyen çok hızlı bir öksürük hissettim.

Ne yapacağımı düşünmeye fırsatım bile olmadı.

Kafamı hızla yana çevirebildim sadece

Öksürdüm.

Oğluş bir durdu, bana bakıyor

“Baba iyi misin?”

Bunu duyunca ben de durdum.

Kafamın içinde zaman durdu.

*

Bu söz, sanki kulaklarımın içinden girip değişik bir yere gitti.

Farklı bir yere!

Ve bu yüzden hiç tadmadığım bir his yaşattı bana.

Hayatıma giren onca güzel insan oldu.

Güzel arkadaşlarım, ömürlük dostlarım.

Hatta beni tanımasa dahi dolaylı yoldan desteğini veren.

Merak eden, benim için endişelenen.

Maddi manevi her şekilde yardım eden, yardım etmek isten insanlar.

Onlar sordu böyle.

Sağ olsunlar.

Böyle dostlar, yaşadığım hayatın hediyesi bana.

Mesela çok sevdiğim kuzenlerim, ailem, karım var.

İhtiyaç duysam da duymasam da

Hep varlardı, hep benle oldular.

Kaç defa üstelik…

Mutlu oldum bu insanların benim için endişenmesini, merakını, sevgisini hak etmiş olmaktan.

Onların yürekten “iyi misin?” sorularını duymaktan.

*

Ama Turquinho sorduğunda…

Onun bebeğim olması değil sadece.

Yukarıda saydığım herkes benim için endişelenip bana bir şekilde yardım edebilecek yaşta ve olgunluktalar.

Ama Turquinho

Sordu, endişelendi falan ama sadece 2 yaşında bir insan…

Ne yapabilir ki benim için?

Hastalanmaya başladığımı söylesem anlar ama

“Bu gün bana uzak dur ki sana da bulaşmasın” desem kesin anlamayacak.

Hatta uzak dursam -ve bunu sezsebunu bir oyuna çevirip inadına yakınlaşacak.

Turquinho yemek yer, koşar, bir kaç kez gittiği mekanları öğrenebilir, renkleri ve formları bilir ve çok şarkı söyler.

Bunlarla birlikte becerilerinin tümünü toplasam iki elin parmaklarını belki geçer.

Bana nasıl yardım etsin.

Nasıl gidip bana bir nane-limon yapsın.

*

İşte kapının önünde öylece kala kaldım “iyi misin baba?” diye sorunca.

İlk defa duydum bunu ondan.

İlk defa gördüm endişeli merakını.

Koluma sardı kendi küçük kollarını,

Kafasını dayayıp öptü.

Yukarı, bana baktı,

Uyur gibi koluma koydu başını.

Bir süre yüzünün dönük olduğu yöne baktı boş gözlerle.

Minik burnundan çıkan nefesi zarifçe koluma değmesi…

Hiç ama hiç bitmesin istedim.

*

İşte bu minik insanlar…

Bizim alışık olduğumuz gibi yardım edemez belki ama

Sevginin bize en büyük ilaç olduğu kalplerinde yazılı doğarlar.

Bazen yorgunlukla karıştırırım ama genelde hissederim gribin geliyor olduğunu.

İlerleyen saatlerde burnum akmaya başladı.

Fakat sonra herşey değişti;

Bir kere daha öksürmediğimi fark ettim ilk. Yattığımda gayet normaldim.

Ertesi gün burun akıntım da durdu. Geldiğini hissettiğim halsizlik ise hiç gelmedi.

Bir gün içinde hastalık başlangıcından eser kalmadı!

Farklı şekilde de açıklanabilir, biliyorum.

Ama baba yüreğim

Her defasında gelişini gayet iyi bildiğim, her defasında beni en az bir gün yataklara düşüren bu hastalık

Küçük bir yüreğin bana getirdiği mutlulukla başlamadan bitti!

İşte benim için olan buydu.

Röportaj

Standart

Başak Janota
Bir psikolog, bir akademisyen.
Kültürler arası iletişim ve çok milliyetli evlilikler alanında uzman.
Yazılarımdan birine denk gelip benle iletişime geçti. Lizbon Üniversitesi’ne bağlı olarak hazırladığı master tezi için röportaj yaptık.
Her soruyu, her konuyu konuştuk. Evliliğimi, yuvamı olduğu gibi anlattım.
*
Sabırsızlıkla bekledim.
Birkaç ay sonra tezini bitirdi.
Adına bayıldım, film adı gibi;
‘Aşk, Sınırları Aştığında’
Çalışmanın son kısmı çok milliyetli evlilikleri olan çiftlerle yaptığı röportajlar ve kendi analizlerinden oluşuyor.
Son kısmın son çifti ben ve karım.
Şimdilik sadece İngilizce.

https://repositorio.iscte-iul.pt/handle/10071/15502

Başak hanımcım:
Seni tekrar tebrik ediyorum. Çalışmanda bana yer verdiğin ve bu sayede kazandığım dostluğun için çok mutluyum.
Sevgiyle.

2-3 Yaş /7

Standart

Turquinho 2 buçuk yaşına geldi.

Zaman zaman diğer bebekleri ve anne-babaları görünce

Onların şimdi yaşadıklarını bir-iki yıl önce yaşadığımı görüp tecrübeli bir baba gibi hisseder oldum.

Mesela tek çorapla, tek terlikle yürüme dönemleri…

Yaşına henüz girmiş bebeklerin o hareketi!

Biz giydiririz, onlar inatla tekini çıkarıp yollarına devam eder.

“Turquinho da tam o dönemde aynısını yapardı” diye düşünüyorum bunu yapan bebekleri gördükçe.

Hem onları izliyorum hem kendimizi hatırlıyorum.

Mesela bir diğeri basamaklar;

O dönemlerde düzlükte sallana sallana yürürler.

Fakat tek bir basamakla karşı karşıya geldiklerinde nasıl önce bir duraksar.

Basamaktan rahat geçemezler.

Bir kenar bulup tutunurlar ya da geri geri inerler, çıkarlar.

Bunların bir-iki ay sonraki versiyonları da var;

Kendilerine göre bir oyunla üçe kadar sayıp atlayanlar.

O “yapamama” yı yendikleri zamanlar…

Bu dönemlerin bir de anne-baba versiyonları var.

Yine bu bir yaş civarı bebekler her şeyi ağızlarına götürür, hatırlarsınız.

İlk günden itibaren içgüdülerle anne memesini ağızladıklarından ilk güç ve kontrolünü ağzında hissetmesi,

Her şeyi tutup ağzına götürmesi

İşte bu evrenin anne-babaları da kendi evrelerinden geçer.

Bazıları hemen bebeği kucaklayıp başka bir yere götürür.

Çocuk “ışınlanmış” gibi başka bir açıda, pozisyonda buluverir kendini.

Afallar bir an.

Gördüklerini, fikirlerini değiştirmek için bunu yapar anne-baba.

Bazıları “hayır” , “yapamazsın” , “yasak” vs deyip durur.

Yüksek sesle!

Yorgunlukla, endişeyle karışmış o sert, yüksek sesle…

Bazıları da çocuğunun eline vurur.

Acıyı hissedip yaptığını artık yapmasın’ olur olmaz her şeyağzına atmasın.

Kimi anne-babalar da serbest bırakıyor bebeğini.

“Yapsın, tecrübe edip öğrensin” diye.

“Öğrenmenin tek yolu yapmak” dedim hep.

Birlikte orta yolu bulduk.

Tabi demekle olmuyor sadece, izlememiz gerekti.

Ama ne kadar izlesek de gözümüzden kaçanlar olmadı değil;

Turquinho’nun ağzına attığı böcek, çeşitli ot ve yapraklar da dahil olmak üzere bir dolu şey bu dönemin hatıraları oldu bize.

İşte böyle dışardan izliyorum şimdi başka anne-babaları, bebekleri.

Bizim bir sene evvel geçtiğimiz evreleri bugün yaşayışlarını…

Tecrübeli hissediyorum kendimi ister istemez.

*

Geçenlerde yaşadığım bir şey bana -bir defa daha- aynı şeyi hissettirdi.

Tam aynı değil aslında. Çünkü bu biraz farklı;

Oğlum Turquinho’nun değil bu defa babamın evrelerini gördüm.

Annemle benim birkaç yıl önce yaşadıklarımızı bu günlerde yaşayan birilerini…

*

50’lerinde Arjantinli bir çift.

Tatil için buraya, Bahia’ya gelmişler.

Oturup yemeklerini yediler.

Sonra kadın tatlı almak üzere büfeye gitti.

Boş ana yemek tabaklarını almak için masaya gittim.

Masada adam tek başına oturuyor.

“Müsadenizle tabakları alabilir miyim?” diye sordum.

Adam bana baktı ilk.

Ardından bir boşluk… Cevap yok…

“Karım” dedi sonra.

Bir hikaye anlatmaya başlayacak gibi bileğinden doğru eliyle daire çizerek

“Karım orada” dedi.

Ama ne bir hikaye var ortada, ne de net bir cevap!

Cevaba bile gerek yok aslında. Bir işaret bile olur.

“İşte… Orada… Karım gitti…”

Sözcüklerin arasında boşluklar var.

Uzun boşluklar…

Konuşurken tutukluk yaşayan biri olduğunu düşündüm ilk.

Ama o “dilin ucunda ama çıkmakta zorlanıyor sözcükler” gibi de değil.

Gözlerindeki bebeksi saf bakışların altında düşünceli, kafası karışık bir bakış var sadece.

Özellikle buralılar Arjantinli turistlere ve onların İspanyolcalarına alışıklar.

Arjantinliler de buradaki Portekizceye…

“Galiba ben anlamadım” diye düşünüp

“Efendim anlamadım, tabaklarınızı kaldırmamı ister misiniz?” diye sordum tekrar.

O gözleri bu defa “yorgun ama sevecen” bir hal aldı,

Samimiyet ve “ne yazık ki” hissettiren bir gülümseme belirdi yüzünde.

“Yaklaş” işareti yaptı,

Kulağıma bir şey söylemek ister gibi.

Duygu dolu şaşkınlığımla masaya yaklaşıp biraz eğildim.

“Ben Alzheimer hastasıyım” dedi.

…dondum…

Ailem ve oğlumun yanı sıra gidişat, çektiğim maddi zorluklar, yeni ülkede yeni yaşamım ve annemi özlem gibi her dayim kafamda açık duran klasörlerin hepsii birer birer kapandı.

Bu güne, bu saate kadar

Zihnimde bulunan her şey

Ama her şey

Durdu!!!

Bütün fikirlerim ve hislerim silinmişcesine bir şiddetle durdu.

Kafamda kocaman bir boşluk balonu….

*

Akabinde zihnimde duran her şeyin yerine yeni bir aktivite başladı;

Babam!

Ömrünün son on yılını Alzheimer hastalığı ile geçirmiş babam.

O ve onun hastalığını evre evre yaşamış annem ve ben.

“Ben Alzheimer hastasıyım…”

Bu söz beni geçmişe götürdü.

Babamın hastalığın ikinci evresini yaşadığı o döneme.

O dönemde kendimi bütün varlığımla dikkat etmeye verdiğim hassasiyetlerin hepsi anında geri geldi.

İçimde depremler olsa da olumsuz hiçbir tepki vermedim.

Ne şaşırma ne de üzülme hissettiren bir ses, bir söz veya yüz ifadesi…

“Bilirim, babam da Alzheimer hastası” dedim.

Çevresindeki değişimin -dolaylı ya da direkt- sadece eşinden ötürü olması için tabaklara dokunmadım.

Çünkü:

Aksi halde masanın öylece boşalması onda “neler olup bittiği merakı” uyandırabilir. Merak, onun için başlı başına olumlu değil çünkü çevresinde olanları anlayamamak onu iyi hissettirmez.

Adı üstünde “hissetmek” yani zihni bilgiyle değil sadece hislerle çalışıyor.

Hastalığın en ilginç yanı bu; hastanın kalbindeki en canlı, büyük sevgi kime ait ise onun dediği, onun yaptığı her şey tamamen kabul ve onun dışındaki herkes ve her şey bir bilinmez.

Aynı bebeklerin anne-babaları veya sevgi gördükleri kim ise sonsuzca onları hayatlarının merkezine koyması gibi.

Tek fark bebekler gördükleri o sevgi ile bilinmezliğin üstüne giderken Alzheimer hastası büyük duygusal ağırlıklar içinde bunu yapamaz.

Bu sebeple tabakları almak için eşini bekledim.

Ki o sırada eşi geldi. Ondan müsade isteyerek tabakları kaldırdım. Beyefendiyle konuştuğumuzu, kendisinin çok hoş sohbet biri olduğunu ve bütün ihtiyaçları için beni çağırabileceklerini söyledim.

Kadın hızla “tamam tamam çağırırız” dedi.

“Şimdi izin verde tatlılarımızı yiyelim!”

Bu sert cevap bir anlığına dikkatimi çekse de aklımda

*

Masadan ayrıldıktan sonra o donma hissi çok daha şiddetli bir biçimde geri geldi.

“Yapacak bir şeylerin olmasını bekler ” gibi

“Yavaş bir günde çalışıyormuş” gibi

Görünmek için…

Olduğum yerde

Öylece durdum.

*

Babamdan bu yana hiç bir Alzheimer hastasıyla karşılaşmamış, konuşmamıştım.

Hele o saf bakan gözleri…

En basit soruya bile cevap veremeyişin o yüzde yarattığı ifadeler.

Hepsi babamda da aynıydı.

Konuşmaya başladığında o tatlı dilli, hikaye anlatımındaki ustalığı gibi dinleyiciliği, sadeliği ile insanda uyandırdığı konuya ilgi gibi becerilerinin giderek yok olmaya başladığı zamanlardı.

Bunların yerini alışkanlıkla bir şeyler anlatmaya başlar gibi olması, bir anlık o eski ifadeler gelir gibi oluşu fakat saniye sonra yüzünde derin bir kafa karışıklığı, çaba ve o kaybediş,

O kaybedişi örtmek için sanki anlatacağını anlatmış gibi

“işte ondan, o yüzden” veya “olay bu” gibi final cümleleri kuruşu…

Anlamak ve anlaşılmaktan

Dinlemek ve dinlenilmekten ömür boyu aldığı hazzı aradı alışkanlıkla.

Hastalık öncesi halini bilen herkes hak verir ki

“Yaşam bir iletişim sporudur” dedikleri şey babamın gerçekten bir ömür yaptığı şeydi.

Ama hepsi yok oldu.

Muhtemelen bütün bilgi ve beceriler, anılar falan

Hepsi halen oradaydı.

Ama ıssız bir adada mahsur kalmışlar gibiydiler belki.

O elektrik yolları o nöronları birbirlerine bağlayamıyordu.

Ve yavaş yavaş içeride ölüyorlardı belki.

Adım…

Annemin adı…

Hatta kendi adı ve soyadı.

Aynada kendi görüntüsü.

Bahriyede denizaltı ve ardından sivil şirketlerin dev gemilerine kaptanlık eden bilgi ve tecrübe.

Her şey…

Ama tek bir şey vardı ki annemle benim canımıza can katan;

Ölmeyen, yok olmaya hatta kalan kısıtlı hareket kapasitesiyle bile bize göstermeyi başardığı

Bize olan sevgisi!

O annemin bana, benim anneme göstermediğim

Düşünüp, hatırlayıp dünyanın üzerimize yıkıldığı o yalnız zamanlarımızın dışında

Bizi mutlu eden o sevgisi.

Hastalık öncesi halinden bile daha derin o sevgi bizi nasıl mutlu eder, güç verirdi.

*

Zihnimde bunlar dönüyor.

“Yapacak bir şeylerin olmasını bekler ” gibi görünerek

Öylece dururken.

Gidip 5dk mola istedim.

Restorantın dev arka bahçesine bakon teras kata gittim.

Yağmuru bile sızdırmayan sık, dev ağaçların tepe hizasındayım.

Uzak değilde çok yakın olmaları desteğime gelmişler gibi hissettirdi.

Sözsüz bir iletişimin dinleyicileri olmaya, beni dinlemeye gelmişler gibi.

Bu sevgi hissi son damla oldu,

Deli gibi ağlamaya başladım.

Nefesim daralmaya başladı her hıçkırışımda.

İçimdeki kaosu ancak atabildim.

*

Sonra tekrar işe döndüm.

Arjantinli çift kasanın önünde ödeme için sıraya girmiş.

Yanlarına gittim.

Adam beni görünce kocaman bir gülümsemeyle “bak bu çocuk beni tanıyor” diye atıldı sevinçle.

Kadın bana işaret edip adamı yakında bir masaya götürdü.

Sonra dönüp yanıma geldi.

Ne olacağını, birer birer ne söyleyeceğini gayet iyi biliyorum!

“Kabalığımı affedin. Bilmiyorsunuz, eşim Alzheimer hastası”

Kısa bir süre sadece bakıştık.

“Biliyorum” dedim.

“Hem eşinizin hasta olduğunu hem de hastalığını gayet iyi biliyorum.”

“Nasıl yorgun olduğunuzu, yıllardır nasıl bir ruh hali ile yaşadığınızı, nasıl mücadele ettiğinizi biliyorum ve görüyorum.”

“Aynı şeyleri annem ve ben Alzheimer babamla yaşadık.”

Sözümü kesip “Çok çok özür dilerim” dedi.

“Şimdi izin verde tatlılarımızı yiyelim!” diyerek beni masadan uzaklaştırmasını kast ederek.

Halbu ki öyle çıkıştığında bir an şaşırsam dahi neden böyle yaptığını bilerek hiç üzerinde durmamıştım.

Kadının bu hali

Bebekleri ile gece gündüz ilgilenen,

Uykusuz, dinlenmeden, doğru düzgün yiyemeyen, aylarca böyle yaşayan annelerle tamamen aynı.

O yorgunluğun sonsuzca seven bir annenin bile gözlerini, gönlünü, anlayışını, mantığını, bütünen kapatabilecek kadar yıkıcı bir gücü olması ile kadının yaşadıkları aynı.

Bunlarla da bitmiyor onun derdi.

Çünkü süreç bebekler gibi olumlu değil, tersine akan bir kum saati gibi geriye sayıyor.

O sona!

Bunun o yıkıcı yorgunluğu onunki.

“2. evredeyiz, esrar tedavisi görüyor şimdi” dedi.

Birbirini çok iyi anlayan insanların konuşmaları gibi az sözcükler çok şey anlatmaya başladı aramızda.

“İnanın hem tedavi çok iyi hem de eşiniz çok zeki biri bence” dedim.

Konunun zekilik ile tam bağı olup olmadığını bilmesem dahi öyle söyledim.

Çünkü içinden çıkamadığı bir durumda karşısındakine Alzheimer hastası olduğunu söylemesi, bunun gerektiğini ve durumu iyileştireceğinin farkında olması çok önemli bir şey.

“Makina yüksek mühendisi. Dev projelerde çalıştı ömrü boyunca.”

“Hep spor yaptı, ne sigara ne uyuşturucu kullandı. İnanabiliyor musun?”

Bu hastalık eğitim, kültür, ülke seçmiyor.

Buruk bir his…

*

Bu burukluğu, bu üzüntüyü yaşayan bilir,

Duyan, okuyan, şahit olan anlar.

Arjantinli çift,

Bir baba olarak bir kaç yıl önce oğlumla geçtiğimiz evrelerden bu gün başka birilerinin geçtiğini görmek

Bana

Bir oğul olarak bir kaç yıl önce babamla geçtiğimiz evrelerden bu gün başka birilerinin geçtiğini görmek gibi hissettirdi.

Hem bir baba hem de birinin oğlu olarak yalnız olmadığını hissetmek,

Başka birileri ile aynı tecrübelerden geçmek ve bunu görmek, hissetmek, aynıyı paylaşmak, anlamak ve anlaşılmak insanın temelden ihtiyaç duyduğu,

Çok derin, çok güzel bir his.